| 1 | Tart[ch305][ch351]malar / Free Enerji / Re: Tellürik Akımlar on: 03.04.2010 at 00:02:30 |
| Konuyu açan Şenol EKER | Gönderen Şenol EKER | |
| İçerğini okudum; garip bir şey, yeni uydurulmuş bir din mi anlamadım pek... Ama sonuçta ley hatlarından ve tellürik akımlardan bahsediyor. Yazının orijinali şu adreste: http://www.earth-keeper.com/turkishSkellig.htm ama kaybolma ihtimaline karşılık buraya bir kopyasını alıyorum: Metatron Mesajı: “İrlanda’nın Skellig & Michael Ley Hattı” Eylül 2008 James Tyberonn kanalıyla Selamlar! Ben Işığın Lordu Metatron’um! Hepinizi ışıkta, sevgide kucaklıyorum. Sevgililer, her birinizi, kavrayabileceğinizden daha fazla tanıyorum. Ve paylaştığımız bu anlardan keyif alıyoruz. Ve şimdi başka bir değerli an, birleşik alanın matriksinde düşünceleri birleştirerek bizi bir araya getiriyor. Geometrik düşünce modellerinin arzuyla, farkındalıkla birleşmesi ile her şey aynı şekilde bir araya geliyor. Çünkü tüm düşünceler, tüm olaylar, tüm varlıklar şimdiye dek var olmuş olan veya var olacak olan bilincin, tezahürün elektromanyetik temsilleridir. Ve bazı olaylar, bazı düşünceler, bazı yaratımlar geometrik matriksin içinde daha yüksek hızlarda, daha hızlanmış frekanslarda yolculuk yaparlar. Diğerleri daha yoğundur ve daha yavaş, daha durgun seyahat eder, ama hepsi aynıdır, kendi yaratımlarının doğası ile hizalı olarak mükemmel düzende ulaştıkları görülür. Çünkü Evren, Kozmos, onun herhangi boyutsal yorumuna veya algısına bakmadan, kendisi mükemmeldir. Mekanik anlamda, kuantum konusuna bağlı kalarak, birleşik alandaki her şey kendi doğasına, kendi mimari bütünlüğüne uygun olarak kesin, mükemmel bir şekilde davranır. Yine de bazıları diğerlerinden daha yüksek frekanslarda, daha yüksek titreşim rezonansında yaratılır. Şimdi, kanalımız ley hatları denen şeyi gözden geçirmemizi istiyor. Bunların enerjinin muhtelif şekillerinden farklı incelik dereceleriyle, çeşitli formlarda var olduğu söylenebilir. Sizin zamanınızda adlandırıldığı şekliyle ley hatları Dünya’nın hem üzerinde hem de altında işleyen enerjisel modellerdir. Bunlar geometrileri titreşimsel öz, jeolojik kuvvet, elektromanyetik ve mineralojik alanlar üzerine matematik yasalarına dayanan çeşitli şekillerde Dünya’nın etrafını dolaşırlar. Bu ley hatları değişir ve hareket eder ve uzay –zamanın eonları boyunca sayısız şekillerde kullanılmışlardır. Daha büyük anlayış çağlarında, daha büyük teknoloji zamanlarında, ley hatları çok ince enerjilerin geliştirilmesi kullanılarak, karayolları olarak kullanıldı, üzerlerinde yolculuk yapıldı. Bu tür bir anlayışla, ley hatları enerji transferi iletkenleri ve iletişim için kullanılma kapasitesine sahipti. Atlantis’in çöküşünden bu yana yükseltilmiş kullanıma son verildi ve bu şekilde kullanımı sürdürme yeteneği kayboldu. Sonuç olarak, incelen şebeke artık sağlam değil, böylece ley hatları bazı alanlarda kesip koparıldı, bazılarında yırtıldı ve yolların ve sapa yolların görünümünün bir anlamı kalmadı, görüyorsunuz; ley hatları artık tüm dünya etrafında tamamen birbirine bağlanmıyor. Ley hatlarının temel özü doğal bir kaynaktan gerçekleşir. Bunlar tellürik (dünyasal) enerji akımlarıdır. Bunlar ince iken, bazıları sizin dördüncü boyut & beşinci boyut dediğiniz yeni paradigmalarda kodlandı, yönetildi. Bunlar eskilerin yerini aldı, ama henüz hepsi keşfedilmedi ve bu uygundur. Dünya dışı varlıklar bu çabada Dünya’ya yardım ediyorlar. Sirius B’den olanlar Yükseliş için bu sistemi yeniden hizalamada son yıllarda yararlı, etkili oldular ve aslında onlar 30,000 yıl önce kurulmuş olan ley sisteminin orijinal geliştirilmesinin mimarlarıdır. Ley hatları sisteminin, yaşayan gezegenin sinir sistemi olarak davrandığı söylenebilir. Ayrıca gezegen axiatonal hatlar, meridyenler ve çakralar olarak tanımlanan sistemlere sahiptir. Ley hatları sabit değildir, bunların değişimine neden olabilen birçok faktör vardır. Bunların enerji içeriğine veya enerji yoksunluğuna birçok faktör eklenir. Tektonik stres, magma, solar enerji, kuvars gibi minerallerin kullanımıyla doğal olarak gerçekleşen elektromanyetik alanlar ve hatta organik maddenin ayrışması, bu ısı ve elektriksel yükü yaratır. Bu enerjiler birikir ve Dünya’nın iletkenlik yollarında veya hafifçe yukarısında ya da Dünya’nın kabuğunun altında akar. Dünya’nın doğal metal veya iletken mineral içeriğinin yüksek olduğu bu bölgeleri veya yerleri bu elektromanyetik akımların akışını çeker. Kutsal geometri ile inşa edilen insan yapımı yapılar da bu akımları çeker. Asyalılar, Romalılar, Yunanlılar, Mısırlılar ve Mayalar tarafından inşa edilen neredeyse kutsal geometrik tapınakların hepsi onlardan geçen ley hatlarına sahiptir. Bu yapıların bazıları ley hatları üzerinde kurulmuştur, diğerleri ley hatlarını kendilerine çekerler. Ley hatlarının birçok noktaları vorteks spiralleri oluşturur. Vorteksler birçok nedenlerden dolayı oluşur. Genel olarak anlaşılan neden ley hatlarının kesişmesidir. Bunların ayrıca tektonik stres noktalarında, yanardağlarda, sivri tepeli, kuleli ve piramit şeklindeki dağlarda ve kutsal geometri ile inşa edilen insan yağımı binaların etrafında gerçekleştiğini söylüyoruz. Vorteksler büyük mineral yataklarında, bazalt yataklarında, granitik volkanik kayalarda, nehir akımlarında ve şelalelerde doğal olarak gerçekleşir. Tüm bunların atomaltı plazma, yüklü iyonlar ve elektromanyetik alanlar yansıttığını görüyorsunuz. Bu doğal enerji yapıları doğal olarak döner ve böylece vorteks gerçekleşir. Sizin perspektifinizden böyle görünmesine rağmen, vortekslerin portallar olmadıklarını ve portallara gelişmediklerini açığa kavuşturmalıyız, çünkü tüm portallar kendilerine bir vorteks çeker. Vorteksler hem akash olarak adlandırılan adamantine özü hem de portallardan alınan yüksek boyutlu enerjiler için dağıtım makineleri olabilirler. Tüm vorteksler portallar barındırmazlar, ama tüm portallar bir vortekse sahiptir. Ley teriminiz, iki noktayı birleştiren düz bir çizgi anlamına gelen göreli olarak son zamanlardaki bir tanımlamadır, ama bizim Metatronik terimimiz çok daha geniştir. Ley hatlarını, gezegeni çevreleyen elektromanyetik akım – hat ve akımların bilinçli kristalin veçhesi olarak tanımlarız. Ley hatları elektromanyetik enerjinin ‘itina gösterilmiş/çeki düzen verilmiş’ enerji akımlarıdır ve Gaia’nın sinir sistemi olarak hizmet ettiği söylenebilir. Ham yerküre akımları, sizin dilinizde dragon hatları olarak adlandırılır. Hem ley hatları hem de dragon hatlarının doğası elektriktir, doğal elektrik iletkenlerinin yolları boyunca akarlar. Elektrik, dünyanızda çoklu kaynaklardan doğal olarak gerçekleşir. Şelaleler, çağlayanlar, yağmur ve dalgalar gibi, suyun hareketi yük oluşturur; organik maddenin ayrışması, tektonik stres, yanardağlar, şimşek, güneş ısısı ve rüzgarlar da yük oluşturur. Elektriksel olarak iletken olan gazları, metalleri, yarı – iletken mineral kristalleri, suya – daldırılmış organik maddeleri ve elektrolitleri ile üzerinde yaşadığınız dünya yüzeyinin kabuğu, elektrik akımlarını üretmek ve sürdürmek için mükemmel bir ortam sunar. Yüzeyin altındaki katmanların mineral yapısı aynen iletkendir. Yüklü iyonlar zemine çekilir ve bu yüksek iyonik konsantrasyon, elektrot etkisi vasıtasıyla dünya – akımlarının yoğunluğunu artırır. Sonuç olarak statik elektrik, ortogonal (dikey, düz açılı) quasi – statik (yarı – statik) elektrik alanında zemine paralel akar, gezeni çevreleyen akım ırmakları olan elektrik kaynakları ve anaforlar oluşturur. Bu akımlar demir, altın, bakır ve kuvars taşıyan kayalar gibi iletken mineral hatları boyunca akar. Bu akımlar güç düğümleri vasıtası ile ve civarında doğal olarak dağlara, yanardağlara, sulara ve minerallere ve diğer iletken oluşumlarının büyük birikintilerine akar. Tüm bilinçli enerji formlarında olduğu gibi, bu elektrik akımı yönlendirilebilir. Bunu yapan ilk kişiler, orijinleri Pleiades olan Atlantis’in bilim adamı – rahipleri idi. Ham yerküre akımlarının veya dragon hatlarının modelleri bilimsel olarak belirlendi ve haritalandı ve ezoterik olarak massedildi ve bilinçli olarak belirli güzergahlara yönlendirildi. Atla – Ra bilim adamı – rahip, bu enerjileri kendi Arkturus kristalleri ve manyetik güç çeviricilerinden akıtarak, dengeli vortekslerde ters yönde döndüğünde anti - yerçekimi alanları yaratma yeteneğine sahip örgülü polarize crysto – elektrik frekansları formlarına yükseltebildiklerini, inceltebildiklerini ve ayırabildiklerini keşfetti. Atlantis’in altın çağının teknolojisinde, bu bilinçli crysto – elektriksel hatlar teknik olarak o kadar arıtılmışlardı ki, hem iletişim hem de aktarım için tünellerin bir labirentini yaratmak için kullanıldılar ve çeşitli amaçlar için enerji alanları oluşturmak üzere birleştirildiler. Bu hatlar Skellig Michael gibi doğal tellürik (dünyasal) jeneratörler ve kristal güç istasyonlar vasıtasıyla döşenen ve büyütülen iletkenlerde yöneltildiler, böylece iş gücünü enerjilendirmek için fabrikaların içine ve bitki ve ekinlerin büyümesini teşvik etmek için zirai alanlara akmaları için modellendirildiler. Birinci durumda evlere elektrik vermek için kristalin elektrik – dalgaları yayınına yardımcı olmak için kullanıldılar. Bu cemiyetin ataları, Atla – Ra’nın soyundan olan sizin Druid’ler dediklerinizdir. Atlantis’in Altın Çağının bu bilimadamı – rahipleri, bilimsel yasayı ilahi olanın enerjisiyle birleştirme gereksinimi anlayan samimi alim erkek ve kadınlar idi. Bu, Bir’in Yasası olarak adlandırıldı, şu andaki anlayışınız kutsal olanı içermese bile, sizin şimdi Birleşik Alan dediğiniz terime benzeyen bir terim. Sevgililer, bütünsel bilim Kutsal, İlahi Olanı ihmal etmemelidir, ihmal edemez. Atla – Ra, belirli crysto – rafine ley enerjilerinin niyeti ve farkındalık alanını taşıyabildiğini öğrendi. Bilim adamı – rahip bu enerjinin kendi – kendini üretmeyi yeterince sürdürmesi için röle ve büyütme istasyonları olarak doğal güç düğümlerini nasıl kullanacağını keşfederken, Ley enerjisinin bu kategorisinin küresel bir ağı yerine konuldu. Bu leyler sonsuz zirve noktaları ile bütünsel oldukları zaman (onların parçası olduklarında), ilahi veçhe onların enerji farkındalığına aşılandı (massedildi). Pleiades, Arkturus ve Sirius – B Üstatlarının yardımıyla bu Atla – Ra gezegende büyük çakra noktalarını birleştiren özel ilahi ley enerji rotaları yarattı. Bunlar tapınakların sükunetini ve esenliğini güçlendirmek için ses frekansları ve renk ile programlanabiliyordu. Bunlar kutsal enerji vorteksleri yaratmak için çaprazlanabiliyordu. Skellig Michael böyle bir alandır ve onun orijinal çoklu ley çeşitliliği kapasitesinin kalıntı gölgesi olmasına rağmen, şu zamanlarda en sağlam olanlardan birisidir. Böylece esasen, Atlantis’te birçok türde ley sistemi vardı, bazıları çeşitli formlarda tamamıyla crysto – elektrik güç için kullanıldı, parçalar halinde olsa da hala fonksiyon yapan bazıları ilahi farkındalık leyleri idi. Gerçekte bu sistemin en sağlam hayatta kalanları şimdi Michael ve Mary hatları olarak adlandırılan leylerdir. Aslında bunların sağlamlığının seviyesinin nedeni büyük ölçüde, Britanya, Avrupa, Mısır ve Og’taki mevcut manastırlara devretmeden önce Atlantis’ten kaçmış olan Druidlerin çalışmasıdır. En verimli olanı Britanya ve Fransa’daki kısmı idi, bunlar taş çemberlerin oluşumuna yardımcı olmak için leylerin anti - yerçekimi veçhelerini ve sesi kullandılar. Michael ley hattı sayısız nedenlerden dolayı hayatta kaldı. Onun güzergahında kutsal geometriyle inşa edilen taş çemberler ve Katedrallerde güçlendirildi. Başlangıçta Michael hattı olarak isimlendirilmedi. Atlantis’te Atlas Hattı, Mısır’da ve Og’da Thoth hattı olarak adlandırıldı. Onun pagan ismi, bu hatları Kiliseden korumak için gizli alim cemiyetleri tarafından Michael ve Mary olarak değiştirildi. Ley enerjisini büyütme yeteneğine sahip katedraller inşa eden Farmasonlar kutsal geometriyi kullandılar. Neredeyse tüm Katedraller ve Yunan Anıtları direkt olarak ley hatları boyunca olan güç düğümleri üzerinde phi, altın oran veya ortalama kullanılarak inşa edildi. Ben, Lord Metatron ve Başmelekler Mikail ve Melkizedek’in Atlantis zamanında burada mevcut olduğumuzu bilmek sizi şaşırtmamalı, ama o zaman farklı isimlerle anılıyorduk. Görüyorsunuz, tüm çağlarda, tüm insanlığa, tüm ırklara, dinlere ve inançlara sevgimizi eşit şekilde gösteriyoruz. Daha önce söylediğimiz gibi, ley hatları sabit değildir. Zamanla, geçiş yaparlar (kayarlar) ve değişirler. Böylece bir zamanlar sağlam olan bir sistem, şimdi oldukça küçülmüş ve parçalara ayrılmıştır. Şu andaki ley sistemi kendi eski benliğinin bir gölgesidir ve artık gezegeni bütünüyle çevrelemiyor. Ancak, ham akım dünyayı çevreliyor ve bunun birçok parçası aslında doğasında leydir ve bu sistem özellikle Sirius – B’liler ve kendinizin çokboyutlu veçheleriniz tarafından şu anda onarılmaktadır. Kutsal sitelerdeki güç düğümleri gibi, dragon hatları da insanlıktan ve kutsal sitelerden gelen enerji ile massedilebilir ve ley hatlarına terbiye edilmiş/cilalanmış olurlar. Leylerin akış – modeli oldukça spesifiktir. Bunlar ekvatorun üzerindeki kubbe şeklindeki dağlarda saat yönünün – tersi yönde, ekvatorun altındaki dağlarda saat yönünde spirallenirler. Piramit şekilli dağlarda düz hatlarda yukarı doğru akarlar. Konik zirvelerde yukarı doğru spirallenirler. Dağ zirvelerinin çok yüksek frekanslar içermesinin nedeni budur. Bu akımlar kutsal geometri ile inşa edilmiş yapılardan veya kutsal sitelerden geçtiği zaman, akımlar yüksek ışık emerler ve yayarlar. Bu gerçekleştiğinde, leyler arıtılmış bir bilinç doğasını, kodlanmış hafızayı yüklenirler. Ley güç noktaları enerjisel olarak ızgara sistemine bağlanır ve geometrik bir matriks oluşturur, daha sonra bu ona yüksek boyutlu enerjileri çekebilir. Bunlar meridyen noktaları olur ve bazı durumlarda dünyanın yaşayan varlığının çakraları olur. Her ley, her kutsal site insanın elektromanyetik alanını etkileyebilir ve etkiler. İlave olarak, gezegenlerden ve yıldızlardan gelen ışığın başmelekleri, tellürik enerji havuzlarını besler & etkiler (sizin terimlerinizle elektriksel veya dışa doğru vorteksler) ve gezegensel ve yüksek boyutlu ızgara kafeslerinden, ayrıca kendi hizalanmalarına bağlı olarak, yıldızsal ve solar ışık fotonlarından ışık – enerjisi alan içeri doğru çekilmiş portalları yaratabilirler. Eğer, belirli yüksek enerji noktalarının gezegen üzerinde mevcut olduğu ve bunların spesifik geometrik bir model yansıtan kristalize bir matrikse sahip olduğu önermesi kabul edilirse, o zaman bu canlı enerji kaynaklarının armonik enerji salınımları vasıtasıyla iletişim kurduğu da anlaşılabilir. Örneğin, eğer birisi Do anahtarındaki bir diyapazona sahipse ve piyanoda Do notası çalıyorsa, piyanodan çıkan müzikal titreşim de bilim adamlarınızın armonik salınım dediği yasa nedeniyle diyapazonda bir titreşim yaratır. Dünya üzerindeki ve yüksek boyutlardaki güç noktaları arasındaki armonik salınımlar da uyumlu armoniklerle rezonansa girmek üzere ‘uyumlanırlar’ (akort edilirler). Aynen sizin insan bedeniniz fiziksel bedenin sağlığını sürdüren duyusal sistemlere ve organlara sahip olduğu gibi, ley hatları da bu sistemlere sahiptir. Ley hatları, fiziksel Dünya’nın sağlığını devam ettirirler. Bedenin organlarının üzerinde, meridyen hatlarına sahipsiniz, bu meridyen hatları bedeni iki eşit parçaya böler ve bunu yaparken, varlığın esenliğine katkıda bulunur, bu daha sonra bu enerjiyi farklı bir forma aktarır, sonra organları besler, duyuları ve farkındalığı besler. Aynen insan bedeninizin değişimlerden geçtiği gibi, Dünya da farklılaşır ve değişir. Aynı şekilde, ley sistemi de değişir ve uyarlanır. Yükselişin habercisi olan Dünya’nın süregiden ve gelmekte olan mezuniyeti ile, sadece Dünya’nın hassaslık sistemi değil, insanın hassaslık sistemi de ayarlanıyor. İnsan bedeninin meridyen sisteminin üzerinde, axiatonal hatlar dediğimiz hatlar vardır. Bu sizin küreniz için göreli ve oldukça yeni bir terimdir. Bunu çok fazla işitmediniz, ama çok daha iyi bilinir hale gelecektir. Axiatonal hatlar duygusal bedeni, zihinsel bedeni, nedensel bedeni ve yükselmiş bedeni birbirine bağlayan ayrı, farklı hatlardır ve Dünya’nın da axiatonal hatları vardır. Dünya da, yine kutsal matematiğe dayanan hem spiritüel hem de göksel niteliklerle tanımlanan axiatonal hatlara sahiptir. Bunlar ley hatlarının bazı alanlarına temas eder, temas eder ama onların üzerinde kalmaz. Ancak bunlar, özellikle ley hatlarının yırtık ve kesilmiş ve bağlantısız yerlerinde kesişirler; bunlar köprüler olarak davranırlar, bir boyuttan diğer boyuta bilgideki uçurumu birleştiren köprü, tarihteki uçurumu birleştiren köprü, tükenen veya kesilen enerji uçurumunu birleştiren köprü… Bir ley enerji birleşmesini veya kutsal siteyi ya da vorteks kompleksini ziyaret ettiğiniz zaman, onun eşsiz mesajının, eşsiz geometrisinin kodunu emersiniz. Ziyaret ettiğiniz her kıtadaki her ızgara noktasının, her güç noktasının, her kutsal sitenin enerjisini, enerji alanınızda taşırsınız. Bunları kendinize ve birbirine bağlama yeteneğine sahipsiniz, sevgililer. Böyle yerleri ziyaret eden Kanalımız gibi Dünya – Koruyucuları dediklerimiz, bunları 144 ızgaraya bağladıklarını gözünüzde canlandırabilirsiniz ve böylece bunları gelişen ızgaraya bağlamaya yardımcı olursunuz. Ve bu işlemde, kendinizi bağlar ve aktive edersiniz. Michael hattı dediğiniz o bölüm, 18,000 yıl önce ilahi ışıkla massedildi ve güç noktalarına ve kozmik hizalanma noktalarına çekildi. Daha önce Michael Hattına orijinal olarak Atlas hattı dendiğini söylemiştik, yine de kaynak enerjisi aynıdır. Ama, isim değişiminde İlahi bilgelik vardı. Eğer ley hattı Pagan olarak düşünülseydi, bu aşkın (transandantal) akımın tam vektöründe ve kozmik hizalanma noktalarında kusursuz kutsal geometri ile inşa edilen kaç tane Hristiyan Katedrali inşa edilebilirdi? Aslında kontrolcü kilise bunları yasaklardı. Ve şimdi onların kontrolüne rağmen, yüksek boyutlu enerjileri, herhangi dini dogmalardan kurtulmuş ve saf göksel SEVGİ olan enerjileri büyütmek için mükemmel bölgelerde inanılmaz tapınaklar mevcuttur. Gerçekte, Skellig Michael bir Tapınaktır, Dünya’nın İlahiliği tarafından doğal olarak yaratılan bir tapınak. Skellig Michael’in yapısı geometrisinde piramit şeklindedir ve özellikle göksel enerjilere hizalanmıştır. İnsanın arayışının damgasını taşıyan menekşe granitten oluşur. Jeologlarınız birçok kutsal yerlerin kaya oluşumu ve enerjisi olan bu özel graniti tanıyacaktır. Daha önce sözünü ettiğimiz armonik salınım, bu tür mineralojik armoniklerin bu siteler arasındaki titreşimsel bağlantısının kaynağı olmasını sağlar. Bu tür armonikler sadece minerolojide değil, ayrıca geometri ve ışık oranları (katsayıları) vasıtasıyla gerçekleşir. Skellig Michael’in, ‘Michael’ ley hattının orijinal giriş noktası olmadığını söyleyeceğiz, ama şimdi böyle olduğu görülüyor, çünkü hat artık kendi tam övgüsüne bağlı değil. Skellig Michael, orijinal olarak Atla Kuşağına çoğaltıldığında sizin şimdi Michael Hattı dediğiniz şeyin büyütme veya röle noktalarından biriydi. Görüyorsunuz, bir zamanlar gezegeni çevreliyordu. Gelecekte yine çevreleyecek, ama bu henüz tamamlanmadı ve zamanı değil. Onun en güçlü bölümünün İrlanda’dan, Britanya’dan Avrupa boyunca uzandığını ve kadim Judea (eski Filistin’in güney bölgesi), İsrail ve Mısır’a çatallandığını söyleyeceğiz. Onun Suudi Arabistan’daki Mekke’ye bağlandığını bilmek sizi şaşırtır mı? Birçoğunuzun her ırkta ve her dinde yaşamlara sahip olduğunuzu bilmek sizi şaşırtmamalı. Gerçek, ataerkil veya herhangi diğer sınırlayıcı dogma sınırlamalarına rağmen, gerçekten Tanrı’yı arayan herkesin kalplerinde tekamül etmenin bir yoluna sahiptir. Hepiniz insan ailesindensiniz. Kuantum Kristalin Aktivasyon Üstatlar, bu konuşmayı bitirirken, tartışmış olduğumuz her şeyin kristalin aktivasyona ulaşma çalışmanız etrafında olduğunun anlayışı ile sizden ayrılıyoruz. Bu hem arayıcılar hem de gezegen için gerekli bir kazançtır. Aslında bu, dünyanın güç noktaları, kutsal siteler ve ley hatları boyunca odaksal olarak sayısız modaliteler vasıtasıyla gezegensel olarak gerçekleşiyor. Büyük güç noktalarının vorteks – portalları, değerli taşların oktahedronal ve dodecahedronal kristalografisinin (kristaller bilimi) doğasına benzer şekilde kristalin geometrik matrikslere sahiptir. Yüksek boyutlu ışık dalgaları, bu üst üste binmiş lensler vasıtasıyla alındığı zaman, gezegen platonik kristalin frekans ile massedilir. İnsan niyet ve kusursuzluk vasıtası ile kristal titreşimine erişir. Kusursuzluk nedir? Kusursuzluk basitçe konuştuklarını yapmaktır (içi dışı bir olmaktır), bütünlük içinde yaşamaktır, korku ve üzüntüyü elimine etmektir, her zaman elinden gelenin en iyisini yapmaktır, başkalarını onurlandırmaktır ve son olarak kendini sevmeye ulaşmaktır. Bunu söylemesi kolaydır, ama kristalin alanınızı aktive etmek için çok önemlidir. İnsanlık, kutsal siteleri ziyaret etmeden kristalin niteliklerin aktivasyonuna ulaşabilir mi? Evet, kesinlikle. Ama bunu yapmayı seçenleriniz (kutsal siteleri ziyaret etmeyi seçenleriniz), zaten orada olan kristalin bir alanın ortasındaki sonsuzluk noktalarında olacaktır ve bunu yaparak, işlem büyük ölçüde kolaylaştırılır. Görüyorsunuz, kristalizasyon sadece fiziksel bilimde ve kimyada atomik – moleküler bir düzen değildir; ayrıca kristalin simyasının metamorfozu vasıtası ile erişilen bir titreşimdir. İnsan elektromanyetik enerji alanını Merkabah veya Merkivah’ın saf kutsal geometrisine yeniden – tanımlayan bütünsel bir berraklık olarak incelten, arıtan bir titreşim gerçekleşir. Kristalin alanınızı aktive etmeyi kabul ettiğiniz zaman, Benliğinizin İlahiliğini kabullenir, tanımlar ve güçlendirirsiniz. O zaman gittiğiniz her yere kendinizle birlikte en değerli kutsal siteleri taşırsınız: insan kalbini. Kristalin aktivasyonda, kişinin kalbi merkabic (merkabaya ait) yıldız tetrahedron içinden altın – spiralli bir frekans yayar ve bu frekans kristalin mükemmelliği yöneten her kutsal sitenin enstrumanları ile Yükselişin senfonik şarkısını söyler ve Kozmos’ta vecd halinde yankılanır. Ben Metatron’um ve Sizler Sevgililersiniz. Ve öyledir. www.Earth-Keeper.com (ÇEVİRİ: Saffet Güler) Bu mesajın telif hakkı [url=www. www.Earth-Keeper.com’a]www. www.Earth-Keeper.com’a[/url] aittir. Bilgi değiştirilmediği ve yazarın ismi ve website eklendiği sürece, websitelerine gönderilebilir. Eart – Keeper’in yazılı izni olmadan gazetelerde, dergilerde yayınlanamaz veya basılamaz. İzinler şu adresten istenebilir: Tyberonn@hotmail.com |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 2 | Tart[ch305][ch351]malar / Free Enerji / Re: Tellürik Akımlar on: 02.04.2010 at 23:49:47 |
| Konuyu açan Şenol EKER | Gönderen Şenol EKER | |
| Yine bir yerde Uğur Kaynak Hoca'nın bir yazısını gördüm. Konusu doğal olarak Jeofizik ve hasseten deprem ama ley hatları ve tellürik akımlar olduğundan ilgimizi çekebilir. Yazıyı gördüğüm yer: http://www.yapiworld.com/deprem/kaynak_nibiru.htm Yok oloma ihtimaline karşı bir kopyasını alıyorum: 2012 NİBİRU-MARDUK SENDROMU VE BİLİNMEYEN ENERJİ LEY HATLARI Prof.Dr.Uğur KAYNAK* Nisan-2004 Bu yazıyı 2012 yılında Gezegenler sistemine gireceği ve Dünyada büyük felaketlere neden olacağı ileri sürülen "Nibiru" ya da diğer adı ile "Marduk", yani 10'uncu gezegen için kaleme aldım. Bilinmeyen enerji hatları "Ley hatları" da yazının konusu kapsamında. "Güneş Sistemi" deyimi yerine "Gezegenler Sistemi" deyimini tercih ediyorum. Bu sistemin dış sınırları, varlığı kesinleşmiş olan "Oort Kuşağına" kadar yayılır. Oort Kuşağı (Oort Bulutu da denilir) yapılarını kabaca gözlemlediğimiz ve gezegenler arası gaz toz ve su buzu artıklarından oluşmuş olduğuna inandığımız Comet'lerden (Kuyruklu Yıldızlardan) oluşur. Görünen o ki bir gün, Gezegenler Sisteminin dışına yolculuk yapacak öncülerin, dev gezegenlerimizden milyarlarca ton katı halde Hidrojen yakıtı ve Oort bulutundan milyarlarca ton (içerisinde demir, bakır, kurşun, çinko, mangan, gibi metallerin mineralleri ile her türlü tuz'un bulunduğu Su Buz'u) temin edip yedeklemesi işten bile değil. İşte bu Oort bulutu, Gezegenler Sisteminin gravitatif çekim alanında olup, sistemle birlikte Samanyolu Galaktik Sisteminin Orionis Sarmal Kolu üzerinde, galaktik merkezden yaklaşık 33000 ışık yılı uzaklıkta olup, Vega Takım yıldızı yönünde yoluna devam etmektedir. Bundan 3.6 milyar yıl önce Güneşimiz, evrende örnekleri görülen bir davranış biçimi olarak To-Tauri Fazına girdi. Yani Güneş Öksürdü. Ancak diğerlerinden biraz farklı olarak, bir kerecik yaptı bu işlemi!!! Bu, aşağıda sıralanan her birisi ömre bedel sonuçları gördükten sonra, Güneşimizin bir kerecik öksürmesine "Basit bir astrofiziksel kaza" denilebilir mi? Sonuçlara bakın. 1. Bütün gezegenler daha dış yörüngelere savruldular. Küçük ve yoğun Terrestrial (Yersi) gezegenler daha az, Neptün hariç, büyük ve az yoğun Jovian (Jüpiterimsi) gezegenler daha çok olmak üzere bütün gezegenler daha dış yörüngelere fırlatıldılar. 2.Gezegenler, dairesel yörüngelerin yerine eliptik yörüngelerde dolanmaya başlamışlar ve çoğunun revolüsyon eksenleri ekliptik düzleme göre meyil kazanmıştır.(Mevsimler oluşturulmuştur.) Merkür'de çok abartılı bir şekilde gözlenen revolüsyon yönünde ön almalar, olasılıkla bu olaydan sonra gelişti. Bu davranışa, olasılıkla Arşimet Spiralinin arkadan itme şeklinde uyguladığı Güneş çıkışlı parçacık (partikül) basıncı da katkıda bulundu. 3. Sonradan Venüs oyun bozanlık yapmış olsa da, (ki onun kusuruna bakılmaz. Yerküreden sonra ona da sıra gelecek!) özellikle Terrestrial gezegenler opak gazlardan kurtarılarak atmosferleri saydam hale getirildi. Öksürmeden sonra artık saydam (transparan) atmosfere sahip olan Gezegenler, Güneşlerini ilk kez gördüler. 4. Bode-Titius Kuralı, astronomik kazalar ve dışa savrulmalar nedeni ile özellikle son iki yörüngede biraz da olsa saçmalamaya başladı. 5.Yerküre-Güneş uzaklığı yaşam için daha uygun bir mesafeye artırıldı. 6.Yerkürede, donmuş lavlardan oluşan ve kendini yenileme özelliği olmayan "sarmal şistozite kabuk üretimi", saydam atmosferin getirdiği ani yüzey ısısı kaybı nedeni ile terk edilerek, "levha tektoniği" dediğimiz kendini yenileyen kabuk üretimine geçerek kabukta çok çeşitlilik ve aşınmaların karşılanması süreci başladı. 7.Bir zamanlar ilkel yaşam denemeleri yaptığı halde artık yaşanılması olanaksız hale gelen o zamanki beşinci gezegen patlatılarak, üzerindeki yaşam tohumlarının (amino asitlerin) daha iç gezegenlere ve dolayısı ile yaşam için en uygun hale getirilen Yerküreye ulaştırılması sağlandı.. Bu amino asitlerin bir kısmının da Oort Bulutu'nu oluşturan milyarlarca ton su buzunun içerisinde konserve edildiği bilinmektedir. 8. Ancak tam o sırada "tesadüfe bakın ki(!)" Belki de Venüs'ün perdelemesi ile daha yavaş dışa savrulan Yerkürenin iyice yakınına sokulan ve Arkhimides Spirali şeklinde saldıran Güneş ejeksiyonunu karşıdan alan Ay, ejeksiyonu sırtından alma durumundaki Yerküreye "mecburen" yakalanmıştır. Bir şekilde Yerkürenin Güneşe uzaklığının yaklaşık 149.000.000 km olması için ne mümkünse yapılmış olduğu görülüyor. Böylece bu kaos sırasında Yerküreye bir Ay hediye edilerek Yerkürenin etrafında dolanırken onu üst manto bölgesinde mıncıklaması ve Yerkürenin ilave bir sürtünme enerjisine kavuşturularak üst manto katmanının tamamen kristalize olmasının önüne geçilmesi sağlanmıştır. Bir süre sonra Ay hep aynı yüzünü Yerküreye döndürerek bu şekilde kilitlenmiş ve Ayın mıncıklanması durdurularak kısa sürede yerküreye yaklaşması önlenmiştir. 9. Gezegenlerin atmosferlerinin büyük bir bölümü ve gezegenler arası malzemenin hemen tamamı dış uzaya fırlatılmıştı. Burada Gezegenler Sistemi ile birlikte hareket etmek üzere, Plüton'un da çok dışında, gezegen atmosferlerinden ve gezegenler arası malzemelerden özellikle de su buzundan oluşan bir dış küre meydana geldi. 1 Astronomik Unit (AU) = 149.000.000 km olduğuna göre, bu buzlu dış kürenin yarı çapının 200 AU yâni 30.000.000.000.000 (Otuz Trilyon) km'den fazla olduğu düşünülüyor. Bu küreye Oort Bulutu adı verilir. (Yarıçap: Yaklaşık 3.17 ışık yılı) Yâni 120.000 km/saat hızla hareket eden çok hızlı bir kuyruklu yıldız, yaklaşık 70 yıl sonra tekrar Güneş çevresine geri dönebilir. Bu kürede dolanan Kuyruklu Yıldızlardan (Cometlerden) bazıları yörüngelerini bir çarpışma sonunda saptırdıklarında, Güneşe yaklaşıp su buharından bir kuyruk oluşturur ve tekrar Güneşten kazandıkları "sapan etkisi" ile Oort bulutuna zıplama yaparlar. 10. Gezegenler Sisteminin Ortak Açısal Momentumun Korunumu kuralına göre ekliptik düzleme hemen hemen dik eksenlerle dönen gezegenler, bu kez az ya da çok eğik eksenlerle dönmeye başladılar. Hattâ Plüton'un Sharon'la ayrılmalarına, (ya da daha az olasılıkla buluşmalarına) neden olan bir yol kazası da yapan Uranüs'ün, rotasyon ekseni, bu çarpışma sırasında 82.5° yattı. Uydularından Miranda 'nın da bu kargaşada görünüşü ağır yaralı bir biçim aldı. Üzerinde o büyük kazadan kalma derin izler var. Bu izleri ve diğer inanılmaz ayrıntıları Voyager-II sayesinde elde ettik. Bir de yarısı siyah, yarısı beyaz uydu var. Sanırım o kaosta yarısı uçup gitmiş. Belki de eskiden Uranüs'ün uydusu olan Iapetus, aldığı darbe ile gidip Satürn'e yakalanmış olabilir. Bu eğik eksenlerin nedenlerinden birisi de korkunç öksürmenin gezegenlere Burgaçlı (türbülanslı) Arşimet Spirali biçiminde ulaşmasıydı. Plüton-Sharon çiftinin yörüngesi hâlâ Neptün'ü de geçip Uranüs'e kadar yaklaşığı gibi, yörünge düzlemi de ekliptik düzlemle hiçbir gezegenin yapmadığı kadar çok büyük bir açı yapmak zorunda kalmıştır. 11. Yerküre, azot + karbon di oksit + Hidrojen + su buharı temeline dayalı saydam bir atmosfere kavuşup ta Güneşini görünce, bugün için Avustralya ve Kanada'da nadiren rastlanılan en yaşlısı 3.6 milyar yıllık stromatolit kayalarında varlığını gördüğümüz, bir tür bakteri olan prokaryotlar, Mintarafillah canlandı !... Böylece Yerküredeki varlıklar, CANLI VARLIKLAR ve CANSIZ VARLIKLAR diye temelden ikiye ayrılmış oldular. Ne gariptir ki canlı varlıklarla cansız varlıklar arasındaki en önemli fark, canlı varlıkların ölümlü, cansız varlıkların ölümsüz olmasıdır! Sonucu çok önemli olsa da, bu yazı, bir kerede okunamayacak kadar uzun olmasın diye, To-Tauri fazının sonuçlarını burada tartışmaya almıyorum. Esmer yosunlar, karbon metabolizmasına dayalı olarak fotosentez yaptıkları için oksijen üretmeye başladılar. Bu oksijen üretimi 3.5 milyar yıldır hâlâ okyanuslarda devam ediyor. Daha sonra çok hücreli sistematik canlılara (Eaucariot-Ökaryot) ulaşılabilmesi için yaklaşık 3 milyar yıl boyunca oksijen üretmeye devam ettiler. Şimdi biraz bakış yönümüzü değiştirelim: To Tauri öksürmesi ya da nefeslenmesi Güneşimiz için ispatlanmış bir olgudur. Bu muhteşem nefeslenme sırasında oluşan anomaliler ve yeniden düzenlemeler yukarıda kısaca ele alındı. Bu düzenlemeler arasında genişleyen yörüngeler yakalanan uydular. Uranus, Pluto ve Shoron gibi kaza geçiren gezegenler ve Iapetus Miranda … gibi kaza geçiren uydular var. Ama hiç biri bu To-Tauri Fazı sırasında Gezegenler Sistemini tabir caizse terk etmemiş ve 3661 yıllık bir yörüngeye sahip olabilecek kadar uzaklara fırlayıp gözlerden kaybolmamıştır. Çok uzaklara fırlatılanlar ise, gezegenlerin atmosferlerinin bir kısmı ve gezegenler arası gaz-toz ve moloz'dur. Bu Sümerliler de bir tuhaf. Bir elde beş parmak, İki elde on parmak varken, beşlik, ya da bizim kullandığımız gibi onluk sayı sistemi kullanacaklarına, altmışlık sayı sistemi kullanıyorlarmış. Kim inanır böyle bir sayı sistemi kullandıklarına? Üç tane çentik. Birincisi 60 üzeri 2 = 3600 , ikincisi 60 üzeri 1 = 60 , üçüncüsü 60 üzeri 0 = 1. Toplarsak 3600 + 60 + 1 = 3661 edermiş. Yani bu üç çentik, ¡¡¡=3661. İyi de 60'lı sayı sisteminde 60 adet sembol gerekiyor. Sümerliler mi bu altmış adet sembolü akılarında tutup Hatti'lerle Hurri'lerle Mitanni'lerle para alış verişinde bulunmuş. Bravo!!! Efendim Mayalar birinci Nibiru geçişini MÖ 5310 olarak atalarından biliyorlarmış. İkinci geçişi kendileri MÖ1649'da yaşamış. ikisinin arasında 3661 yıl varmış. Öyleyse 3661 - 1649 = 2012 olduğuna göre MS 2012'de Nibiru'nun üçüncü geçişi yaşanacaktır diyorlarmış. Ancak bunu da çivi yazısından altmışlık sayı sistemi ile bildiriyorlar. Bu neye benziyor bence? Keops piramitinin yüksekliği 149 metre. Yerkürenin Güneşe uzaklığı da 149 milyon km. Adamlar o zamandan bunu biliyorlarmış. İyi de bu hesabı yapanlar, Keops'un kaplama taşlarının aşınıp gittiğini unutuyorlar. O zaman Keops'un gerçek yüksekliği 149.6 m oluyor. Ne haber? Piramitle ilgili olarak daha neler neler!. Keops'un taban alanını 7'ye bölersen dünyanın 7 harikasından Rodos heykelinin bacakları arasındaki 70 metre açıklığına ulaşılıyor… falan filan. Yalnız bilimsel bir gerçeği de vurgulamadan geçemeyeceğim. Kuyruklu yıldızlar her sapan etkisinde biraz daha hızlandıklarından bir sonraki geçişleri daha geç kalır. Yani iki geçiş aralığına bakıp üçüncüsünün de öyle olmasını beklememek gerekir. Bir de üstelik her Güneşe yaklaşmalarında peşlerinde bıraktıkları bir miktar buharı "kütleyi" kaybederler. Yazının girişindeki bilimsel verilere dayalı To-Tauri prosesine göre, eğer varsa, Nibiru'nun bir gezegen boyutunda ve gezegen yapısında olduğuna inanmak zor. Nibiru diye bir gök cisminin var olabileceği bu yukarıdaki bilimsel senaryoya göre yasak değil. Hatta olması gerekiyor da denilebilir. Ancak elimizdeki örneklemelere göre bu gök cismi, kompakt bir gök cismi olamaz. Kompakt olanların ne kadar dışa savruldukları hesaplayabiliyoruz. Örneğin Yerküre için en çok 8-9 milyon km. kadar. Onuncu gezegen olduğu ileri sürülen Nibiru için gereken 30 trilyon km gibi muazzam savrulmanın mümkün olmadığını söyleyebiliyoruz. O zaman nedir bu Nibiru? El cevap: Daha küçük parçalardan oluşan su buharı ağırlıklı gaz toz bulutunun 30 trilyon km kadar dışa savrulduğunu biliyoruz. Nibiru Oort Bulutu'nun bir üyesi olup alışılmışın ve bilinenlerin dışında bu küçük parçaların kütle katılması yolu ile irileşmiş, olasılıkla çekirdeğinde ağır bir parça olan, devasa bir kuyruklu Yıldız'dır (Comet). Bu kuyruklu yıldızın Güneş etrafından dolanım periyodu çok uzun ve dolayısı ile yörünge hızı çok düşüktür. Bu düşük hızın Oort bulutundaki tokuşma bileşkesi olarak mantıklı gerekçeleri de vardır. Ama asıl önemli olan bu kadar yavaş dolanan bir kuyruklu yıldızın Güneşe çok fazla yaklaşamayacağı gerçeğidir. Bu kadar yavaş dolanan bir kuyruklu yıldız, bundan önceki geçişte yoluna devam edemeyip Güneşe düşerdi. Olasılıkla Yerküre yörüngesini kesmesi bile söz konusu olamaz. Büyük bir olasılıkla Jüpiter'in yörüngesini kesebilir. Bu durumda da Jovian gezegenlerle bir gravitatif etkileşim oluşur ki, bu da Jovianların dev kütleleri karşısında pek bir şey ifade etmez. Kaldı ki bu modele göre Nibiru, iri gövdesine karşılık merkezi kısımları hariç, içi kof bir gök cismidir. Büyük bir olasılıkla milyonlarca km çapındaki vakum kadar seyrek ve donmuş su buzu yüzeyi buharlaştıkça genleşen su buharı bileşimli atmosferi, Marsı ve hatta Yerküreyi, tam sapan etkisi yaparken içine alabilecektir. O zaman bize biraz daha fazla yağış etkisi yapabilir. Zira biz zaten her gün yukarı atmosferimizde patlayan kirli kartopları yüzünden bu dünya dışı Oort bulutundan gelen ilave yaklaşık 1 milyon ton/yıl bulutlara ve suya alışığız. Nibiru çekimsel olarak da pek güçlü etkiler yapamaz. Zaten bizim çevremizde dolanan Ay bu işlevi sanıldığından çok güçlü olarak yapmakta ve buna rağmen depremleri tetikleyememektedir. Bunun en güvenilir ispatı, Türkiye'nin son bir yıllık M =< 2 magnitüdlü deprem dış merkez dağılımı haritasında görülür. Bir futbol sahası büyüklüğünde fay düzlemine sahip bu M=<2'lik depremcikler bile Ayın dolanmasına tabi olmayıp, tektonik hatları ve plastik sıcak sürüklenimleri izlemektedir. Eğer Nibiru yavaşlığından dolayı trilyonda bir olasılıkla bile mümkün olmayan, Ay ile Yerküre arasından geçecek kadar Yerküre yörüngesine yaklaşırsa, o zaman önemsenmeyecek kadar bir miktar depremsellik artımı olabilir. Zira Nibiru'nun Aydan yüzlerce kat büyük bir hacımda olsa bile, Aydan çok daha küçük kütlede olduğuna kesin denilecek kadar inanmaktayım. Ancak buna karşılık Nibiru'nun buharlaşan atmosferinin Yerküre tarafından emilmesi sonucunda, Nuh Tufanı denilebilecek kadar olmasa da büyük yağışlar ve iklimsel soğumalar meydana gelebilir. Tekrar söylüyorum. Bu dolanım hızı ile Nibiru'nun Yerküreye yaklaşması olasılığı yasaklanmıştır denilecek kadar çok çok zayıftır. Yaklaşırsa da Yerküredeki yaşam, tektonik aktiviteden değil klimatik aktiviteden etkilenir. Sonuçta Yerkürenin kıyı çizgisi ve coğrafyası bir miktar değişir. Yaşam türleri, sınırlı miktarlarda da olsa ılıman enlemlere ve yükseklere çekilmek zorunda kalır. Böyle bir felakette Türkiye, hem ılıman kuşakta olması ve hem de ortalama 1000 m gibi yüksek yaylalardan oluşması bakımından Atlas Dağları, Meksika, Venezuella, Ekvador, Kolombiya, İtalya, Güney Balkanlar, İran ve Güney doğu Asya'dan sonra en şanslı ülke konumunda olacaktır. Yine de belirtmek gerekir ki hesapladığımız ve beklediğimiz sera etkisi sonucunda, önce "iklimsel ısınmanın" ve hemen ardından "buzul devrinin" getireceği sonuçlar ise, uzun vadede, Nibiru etkisinden daha trajik sonuçlar doğuracaktır. Bilinmeyen Enerji Ley hatlarının Türkiye'deki izlerine gelince: Klasik fiziğin bildiği enerji türleri, 1. Gravite enerjisi (Yerçekimi) 2. Magnetik Enerji (Mıknatıslanma) 3. Mekanik Enerji (Yer değiştiren biçim değiştiren güç) 4. Isı enerjisi (Atomik titreşimden kaynaklanan enerji) 5. Kimyasal enerji (Bileşik yapan, ısı açığa çıkaran, ya da ısı alan enerji, Yanma olayı, Bozunma olayı) 6. Elektrik Enerjisi (Serbest elektronların yaptırımı) Modern fiziğin bildiği enerji türleri ise, 1. Monopol Glüon enerjisi 2. İzomer enerji 3. Magnetik Dipol enerji 4. Elektrik Kuadrupol enerji 5. Nükleer Zeeman enerjisi 6. Coulombic Barrier enerjisi 7. Einstein tipi katı cisim osilator enerjisi 8. Debye (Dibay) tipi katı cisim osilatör enerjisi 9. Bağ enerjileri 10.Nükleer Enerji (Atom çekirdeğinin yaptırımları, Hyperfine veya Strong Interaction enerjileri) 11.Nükleer sentez enerji seviyeleri, Fizyon ve Füsyon enerjileri … 12.Negatif Gravite enerjisi 13.Karanlık enerji(?). 14. …(???) Bu sınıflandırmadaki enerji türlerinin bazıları birbirleri ile aynı türdendir. Yine de bütün bu enerji türlerinin en kolay transfer edildiği enerji türü ısı enerjisidir. Bu sınıflandırmaya göre bilmediğimiz türde bir enerji de olabilir. Örnek, varlığından şüphelenilen "karanlık enerji". Olabilir de bu olasılık ancak Parsek boyutunda gözlenen bazı galaksiler arası düzensizlikleri açıklamak için "yılana sarılmak misali" yapılan spekülasyonlardır. Yerküre'de böyle fiziksel bir düzensizliği açıklamak için fizik ötesi bir enerji türüne hiç mi hiç gereksinim yoktur. Hatta o kadar ki bazı psişik ve ruhsal anomaliler bile gizli enerji türlerine gerek kalmadan, bizim bildiğimiz elektrik alanlarla ya da magnetik alanlarla yeterince inandırıcı biçimde açıklanabilmektedir. Yeryüzü gibi iki boyutlu bir ortam üzerine, binlerce noktayı rastgele serpiştirirseniz, bu noktalardan üçü beşi kaçınılmaz olarak aynı doğru üzerine rastlayacaklardır. Yani şimdi İskoçyadaki Stonehenge'den, Sümerlilerin başkenti Ur'a harita üzerinde bir çizgi çekerseniz, bu çizginin faraza Viyana'dan Budapeşte'den ve İstanbul'dan geçmesi kadar doğal ne olabilir. Kaldı ki böyle bir çizginin de hiçbir mantıklı çizim gerekçesi olamaz. Gelelim yeraltından geçen ve bilinmeyen enerji türleri içeren hatlara yani Ley Hatlarına. Yerkürenin yüzeye yakın katmanlarında, örneğin dıştan ilk 400 km'sinde etkin olduğu düşünülen ama yeryüzüne yaklaştıkça şiddetinin arttığı bilinen, en az 11 adet dönel elektrik alanların ve dolayısı ile bu alanların indüklediği elektrik akımlarının varlığını ölçerek biliyoruz. Bu dönel alanların büyüklükleri yaklaşık olarak onar milyon km² dir. Bu akımlar; ----------------------------------------- -atmosferdeki iyonosferden elektromagnetik olarak, -artı eksi 80 derece paralelleri civarında oluşan Aurora Borealis ve Aurora Australis boşalmalarından statik elektrik olarak, -Yerkabuğunda 100 km ila 300 km derinlikler arasındaki yarı ergimiş gibi hareketli olan Astenosfer katmanının, konsentrasyon farklarının indüklediği yer altı foucoult akımlarından, -Borneo + Kongo + Amazon yağmur ormanlarındaki yıldırım deşarjlarından oluşan elektrostatik yük kazanımlarından ve -hidroelektrik, termik, rüzgar ve nükleer santraların geri dönen enerji topraklamalarından …. Beslenir. -Bunlara, tam deprem anında kopma gerilmesine ulaşan kuvars kristalli kayaçların piezoelektrik deşarjları da ilave olur. ------------------------------------------ Bu son grubu ilgi alanımız deprem olduğu için ayrıca ilave ettim. Aslında piezoelektrik deşarjlar da diğer tellürik kaynaklardan soyutlanamaz. İşte bu doğal doğru akımlar "Tellürik Akımları"nı, bu doğal akımların rezonans periyodlarda salınım yapması ise doğal "Deplasman Akımları"nı, bu salınan akımların rotasyonelinde oluşan ikincil alanlara ise Magnetotellürik alanlar adı verilir. Bunlardan yararlanılarak Jeofiziksel ölçüm teknikleri geliştirilmiştir. Salınım olayının nedeni ise iyonosferdeki hidromagnetik parçacık tuzaklanmasıdır. Bu doğal tek yönlü ve çift yönlü olabilen akımlar, sonuçta elektrik akımları olup, içinden geçtiği ortamın doğal elektriksel direncine karşı ilerler. Bu yüzden Yerkabuğu içerisinde salınan ya da akan bu akımlar, su gibi en kolay akabilecekleri yolu seçerler. Yani alınan yolun uzunluğu önemli olmayıp kolaylığı daha önemlidir. Bu yüzden Tellürik akımlar ve Deplasman akımları, iletkenliği çevresine göre daha yüksek, ya da direnci çevresine göre daha düşük olan yolları seçerler. Yani kanalize olurlar. Bu kanallar genellikle içerisinde bol metal oksitler bulunan kayaçları, bol tuzlu su içeren kayaçları ve tabiidir ki maden yataklarını takip ederler. Yani bizim bildiğimiz bir enerji türü, yine bizim direncini ölçebildiğimiz için bildiğimiz yolları takip ederek akarlar. İşte size bunlar da bilimsel Ley hatları. Bu akımların ise tanımlamalarından görüleceği gibi, eski harabeleri takip etmek gibi sanatsal ve entelektüel bir alışkanlıkları yoktur. Ama fizik bilmeyen, çok sayıda saygıdeğer entelektüel kişilikler var aramızda. İşte onlar bazan çevrelerinde olagelen ve fakat geniş halk kitlelerinin dikkatini çekmeyen bir şeyleri fark ederler. Bazan da bir şeyleri vehmederler. Dolayısı ile buna bir açıklama getirmek isterler. O zaman karşımıza "NGC4414 'ten gelen ziyaretçiler M.Ö.5475'te Buda'yı Nirvanaya ulaştırmışlardı" diye bir tezle bile çıkabilirler. Onları kimse durduramaz(!). İçlerinde Atlantolog diye Muolog diye adlandırılan bilim adamları(?!) bile vardır. Çünkü onlar varlıklarından haberleri olmadıkları fizik yasalarının zorluklarını, kolaylıkla ve her zaman aşabilmişlerdir. Ne enerjinin sakınımı, ne ışık hızı, ne organik yaşam türlerinin bağlı olduğu kanunlar, ne de "zaman" denilen geri döndürülemez süreç onları engelleyemez. Bilmedikleri şeyler neden onları engellesin ki? Bu, gerçekten sosyal ve kültürel alanda büyük bilgi birikimine sahip entelektüellerin tek eksiklikleri, ne yazık ki nefret ettikleri pozitif bilimlerdir. O zaman, gelip de takıldıkları fizik yasalarını aşmak için ellerinde tek araç kalıyor. Bilinmeyeeeen(!!!) Örneğin Eric Von Daniken kitabında bilinmeyenleri açıklayayım derken neredeyse her sayfasında Arkeologlara çatmıştır. Bizde de kültürlü entelektüellerin bu tür çalışmaları var. Benim asıl üzüldüğüm nokta ise, batılıların ve bizim bu fizik bilmeyen kültürlü entelektüellerimize karşılık, bir de bizim "hiçbir nane bilmeyen" cahil yazarlarımızın olması ve bilinmeyenler hakkında biraz doğu mitleri, biraz islami batıllar ve hatta hurafelerle karışık kitaplar yazıp, harıl harıl satmalarıdır. Ya da televizyonlara çıkıp sevgili Seda Sayan tarafından Hocam, Hocam diyerek pohpohlanmalarıdır. (Naaapsın kızcağız Naaapsın? Ekmek parası!) Diğer taraftan Yeryüzüne yakın jeolojik oluşumlardan birisi de Lav Tünelleridir. Uyduruk enerjili Ley tünellerini bunlarla özdeşleştirmek, bu tünellerin nasıl oluştuklarını bilmemekten kaynaklanır. Eğer bazik olduğu için vizkositesi düşük bir lav, bir vadiden aşağı doğru akarsa, zamanla bu lavın dış havayla ve yerle temas edip daha çabuk soğuyan kısımları donmaya yani taşlaşmaya başlar. Bu taşlaşan dış kabuğun içerisinde daha uzun süre lav akmaya devam eder. Derken belirli daralma noktalarında tünel tıkanınca daha aşağılara akmaya devam eden lavlar geriye içi boş, neredeyse silindirik yapılı ve kilometrelerce uzayan tüneller bırakabilirler. Bu tüneller daha sonra volkanik küllerle (Tüflerle) örtüldüğünde gömülü kalırlar. Daha sonraki erozyonlarla başka bir yerden aşındırıldıklarında, derenin yamacında boru gibi açığa çıkarlar. Bundan başka bir olgu ise kapalı havzaların suyunu yeraltından boşaltan karstik (Kireçtaşı) havzalarında oluşur. Kireçtaşı orman yangınlarından kaynaklanan asit yağmurlarından etkilenerek erir. Erime yerleri sonunda birleşerek yer altı mağaraları ile karakterize edilen yer altı karstik tünellerini oluştururlar. Bunların en ünlülerinden biri de iç Anadolu'nun Kızılırmağın güneyinde kalan kısmının bütün fazla suyunu yeraltından Akdeniz'e boşaltan karstik sistemdir. Bu karstik tüneller nadiren de olsa silindirik yapıda dairesel kesit verirler. Ancak genellikle adese kesmesi () gibi bir kesite sahiptirler. Konya'da açılan bir sondaj kuyusundan gözsüz bir balık örneği çıktığını okumuştum. Bu olgu da sistemin Akdeniz'le bağlantılı olduğunu göstermektedir. Zaten Göksu ve Manavgat gibi akarsuların Toros'ların güney yamaçlarından fışkırarak yola çıkmaları da bunu gözler önüne sermektedir. Kaldı ki kapalı havza oluşmadan da Tunceli-Ovacık-Munzur kaynağında olduğu gibi bir karlı kireçtaşı dağının içindeki sular boşaltılabilir. Bu yapılara her yerde rastlanılamaz. Lav tünelleri volkanik arazilerde, karstik tüneller ise kireçtaşlarında bulunurlar. Bunlar kesinlikle sığ oluşumlardır. Çok derinlerde de bulunamazlar. Bunların Ley hatları denilen sanal oluşuklarla bir ilgisi olamaz. Zira bunlar gerçel jeolojik oluşumlardır. _________________ *Prof.Dr. , Kocaeli Üni. Emekli Öğretim Üyesi, Anadolu Çevre Asamblesi II Başkanı. |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 3 | Tart[ch305][ch351]malar / Free Enerji / Tellürik Akımlar on: 02.04.2010 at 23:17:51 |
| Konuyu açan Şenol EKER | Gönderen Şenol EKER | |
| Tübitak web sitesinde yayınlanmış ama tasarım sırasında kaldırılmış bir yazı. Yazıyı elde ettiğim yer: http://209.85.229.132/search?q=cache:wLsYW8zPOuAJ:www.biltek.tubitak.gov.tr/mera k_ettikleriniz/index.php%3Fkategori_id%3D2%26soru_id%3D3763+tell%C3%BCrik+site:gov.tr&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr Sanırım uzun sürmez, silinir. O yüzden buraya alıyorum: Bu üçüncü sorum, kusura bakmayın. Umarım sizi fazlaca yormuş olmam. Sorum şu ki, elektriği kablosuz iletmek (yani iletken kullanmadan hatta madde kullanmadan) mümkün müdür? Sanırım Tesla bu konuda çalışmış ve bazı sonuçlar elde etmiş. Paylaşabileceğiniz bilgiler olursa sevinirim. (Tuncay Ölçer) Elektrik akımı, yüklü parçacıkların hareketinden oluşur. Öte yandan, yük taşıyan parçacıkların hepsi kütleye sahiptir. Dolayısıyla, kütle işin içine girmeksizin, yani madde tanışınımı olmaksızın, iki nokta arasında elektrik akımı iletimi mümkün değildir. Ancak; bir noktada alternatif akım gücüyle elektromanyetik dalgalar üretip, B noktasına yönlendirmek ve B noktasında bu elektromanyetik dalgaların bir kısmını yakalayıp, tekrar elektrik elektrik enerjisine dönüştürmek mümkündür. Tıpkı radyo ve televizyon aygıtlarıyla cep telefonlarımızın yapmakta olduğu gibi. Fakat bu yöntem, düşük düzeyde güç gereksinimleri için uygulanabilir niteliktedir. Çünkü, geniş bir coğrafya alanına örneğin kilowatt düzeyinde güç nakli için gereken elektromanyetik enerji yoğunluğu, yayınlanması mümkün olsa dahi, takdir edersiniz ki, yolu üzerindeki hemen her canlıyı öldürebilir. Son olarak; elektrik akımının illa da kablolu bir iletken tel üzerinden iletilmesi gerekmez. Örneğin, boşlukta paralel seyahat etmekte olan bir yüklü parçacıklar grubu da akım demektir. Nikola Tesla, çalışmalarının önemli bir kısmını, yerin manyetik alanından ve bunun yerkabuğunda yol açtığı ‘tellürik’ akımlardan yararlanarak elektrik elde etmeye, bir yandan da bu elektriği, sizin de bahsettiğiniz gibi, elektromanyetik dalgalara dönüştürüp uzak noktalara iletmeye yöneltti. Kendi birikimlerinin tümü de dahil olmak üzere, çeşitli mali destekçilerinden sağladığı kaynakları harcayarak New York’un Long İsland adasında kurduğu ‘Wardenclyff Kulesi’ bu açıdan sonuçsuz kaldı. Ama, elektrik enerjisini kablosuz olarak iletmeye çalışırken, diğer buluşlar arasında, radyoyu keşfetti. Gerçi Guglielmo Marconi’ninki daha basit ve kullanılabilir bir aygıttı, ama radyoyu ilk keşfedenin kim olduğu tartışmalı bir konu. Vural Altın |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 4 | Kütüphane / Lokman Hekim / Re: Kanser ve Sarımsak on: 08.03.2010 at 20:26:47 |
| Konuyu açan Şenol EKER | Gönderen Dede | |
| http://www.ailehekimligidergisi.org/Journal/Default.aspx?Ctrl=Text&IDArticle
=197 adresinde bir yazı gördüm; acaba bahsedilen Aged Garlic Extract ile bu aynı şey mi? Yazının orijinal siteden kaldırılması ihtimaline karşılık buraya bir kopyasını aldım. ==================================================== KANSERLİ HASTALARDA BESLENME VE BİTKİSEL İLAÇ KULLANIMI Fulya YARAR* *Arş. Gör. Dr., Ondokuzmayıs ÜniversitesiTıp Fakültesi Aile Hekimliği AD,SAMSUN, Fulya YARAR* *Arş. Gör. Dr., Ondokuzmayıs ÜniversitesiTıp Fakültesi Aile Hekimliği AD,SAMSUN, Kanserden korunmada beslenmenin önemi hakkında çok sayıda araştırma mevcutken, kanserli hastalar için gerekli en uygun beslenme daha az bilinmektedir. Kanser tanısından sonra birçok hasta diyet, fiziksel aktivite ve bitkisel ilaç kullanımı hakkında bilgi almak istemektedir. Bu çalışmada, hastalarımıza yeterli danışmanlık sağlayabilmek için mevcut kanıtları gözden geçirmeyi amaçladık. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi besin ihtiyaçlarını, besinlerin emilimini ve yararlanımını etkilemektedir. Kanser tedavisi sırasında gerekli olan kalori ihtiyacı artmıştır. Kilo kaybı, kas hacminde azalma ve sindirim problemleri gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Tedavilerin sitotoksik etkilerini azaltmak amacıyla antioksidanlar kullanılmaktadır. Kemoterapi ya da radyoterapi esnasında antioksidan almak bu tedavilerin etkinliğini azaltabileceği için bazı uzmanlar bu tedaviler sırasında antioksidan alınmasına karşı çıkmaktayken, bazıları ek besinlerin zararlı etkilerinin sadece hipotezden ibaret olduğunu düşünmektedir. Tedavi alacak hastaların vitamin desteklerinin üst sınırı aşmaması ve kullanmadan önce doktoruna danışması gerekliliği vurgulanmaktadır (1). Kanser nüksüne beslenme faktörünün etkisi hakkında çok az araştırma yapılmış olup, en fazla bilgi meme kanseri konusunda elde edilmiştir. Obezite, yağdan zengin, sebze ve meyveden fakir diyetin meme kanseri nüksünü arttırabileceği gösterilmiştir (2). Prostat kanser rekürrensinin aşırı doymuş yağ alımı ve mikro besinlerden fakir beslenme ile arttığı düşünülmektedir. Prostat kanseri dünyada en sık görülen beşinci kanser ve erkeklerde ikinci en sık kanserdir. Epidemiyolojik çalışmalar beslenme ile prostat kanseri arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Sebzeden zengin diyetin prostat kanseri riskini azalttığına dair kanıtlar vardır. Fazla miktarda sebze tüketiminin, antioksidan etkisiyle DNA ve hücre hasarı üzerinde koruyucu etki yaptığı en çok kabul gören mekanizmadır. Yapılan çalışmalar domates ve domates ürünleri, likopen, beta karoten, vitamin C ve vitamin E tüketimi üzerine olup geniş bir hasta grubunda uygulanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda sebzeden zengin diyetin prostat kanserinden koruyucu olduğu gösterilmiştir (3). Kanserli hastaların beslenmesinde etkili bazı faktörler vardır. Bunlar; 1. Besin Güvenliği: Kanser tedavisi esnasında iyatrojenik immünsüpresyona neden olunduğu için besin güvenliği oldukça önemli olup şu hususlara dikkat edilmelidir: — Yemekten önce eller yıkanmalıdır. — Yemek hazırlamadan önceki tüm safhalarda dikkatli olunmalıdır (el yıkama, sebze ve meyvelerin yıkanması). — Çiğ et, balık ve yumurta yerken dikkatli olunmalıdır. Çiğ et ile temas etmiş olan tüm aletler, kesme tahtası, temizleme süngerleri temizlenmelidir. — Yemekler uygun ısılarda pişirilmelidir. — Besinler düşük ısılarda tutularak bakteriyel kolonizasyon önlenmelidir (2). 2. Kalori Alımı: Eskiden kalori alımının kısıtlanmasıyla kanser tedavisinin etkinliğinin arttığı düşünülmekteyken, günümüzde yapılan araştırmalar tam aksini söylemektedir. Kanserli hastaların mutlaka yeterli protein karbonhidrat ve yağ alarak uygun vücut ağırlığını koruması gereklidir (2). 3. Vücut Kilo Değişiklikleri: Kanserli hastalar tedavi sürecinde kilo alabilir veya kaybedebilirler. Obezitenin sağlığı olumsuz etkilediği düşünülmekte ve bu yüzden tedavi sırasında yeni tanı alan kanserli obez hastaların hızlı kilo kaybı yerine düzenli beslenme alışkanlığı edinerek sağlıklı bir şekilde dengeli kilo vermeleri önerilmektedir. Ancak aşırı kilolu olan hastalar da dahil tüm kanserli hastaların tedavi esnasında mevcut kilolarını korumaları, tedavi bittikten sonra iyileşme fazında kilo vermeleri önerilmektedir (2). Kanser kaşeksisi hastalığın tedavi sürecinde en önemli sorunu oluşturmaktadır. Malnütrisyonlu hastalarda kemoterapi ve radyoterapiye olan yanıt azalırken, tedavi maliyetleri çok yükselmekte, mortalite ve morbidite oranları artmaktadır. Onkoloji hastalarının % 20’den fazlası primer hastalıklarından çok beslenme ile ilgili komplikasyonlardan ölmektedirler. Günümüzde uygulanan kanser tedavilerine destek olarak “Nutritional Oncology Adjuvant Therapy” (onkolojik beslenme, yardımcı tedavi) tanımı kullanılmaktadır. Bu tedavi programında spesifik besin öğelerinin, destek tedavisi, tümör yanıtının artırılması, kemoradyoterapi komplikasyonlarının önlenmesi gibi değişik amaçlarla kullanımı dikkat çekmektedir (4). 4. Diyetteki Yağ Miktarı: Kırmızı et ve hayvansal yağ tüketiminin, bitkisel yağ tüketimine oranla kanser riskini daha fazla arttırdığı gösterilmiştir. Alınan total yağ miktarının meme kanseri üzerine etkisi kanıtlanmamıştır, ancak prostat ve kolorektal kanser üzerine olumsuz etkileri net olarak bilinmektedir (5, 6). Yağdan fakir beslenmenin meme kanserinde sağ kalım ve rekürrens üzerine etkilerini araştıran iki randomize çalışma vardır. Bunlar WINS (Women’s Intervention Nutrition Study) ve WHEL (Women’s Healthy Eating and Living Study) dir. Ancak bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır (7). 5. Meyve ve Sebzeler: Kolorektal kanserler ve akciğer kanseri insidansının azalması ile fazla meyve ve sebze tüketimi arasında güçlü bir bağ vardır. Sağlıklı beslenme için alınması gereken günlük besinler; 3–4 porsiyon meyve 4–5 porsiyon sebze 6–8 porsiyon tahıl Haftada 4–5 porsiyon baklagil 2–3 porsiyon süt ürünleri 6 parça (6 x 20 gr) et ve yumurtadır (7). Ancak alınması gereken porsiyonlar American Dietary Guidelines’tan alınmış olup ülkemize uyarlanması gerekmektedir. 6. Fiziksel Aktivite: Düzenli fiziksel aktivitenin kolorektal kanser, koroner kalp hastalığı, osteoporoz ve diabetes mellitus riskini azalttığı bilinmekte olup (8, 9) meme kanseri gibi diğer kanserlerden korunmada da faydalı olabileceği düşünülmektedir (8, 10). Fiziksel aktivitenin kanserli hastalarda sağ kalım üzerine etkisini araştıran sınırlı sayıda araştırma mevcuttur ve bu çalışmaların çoğu az sayıda katılımcıyla yapılmıştır (11). Bu çalışmalarda fiziksel aktivitenin hastalık gelişimini ya da kanser rekürrensini azaltıcı etkileri kesin olarak gösterilememiş, ancak düzenli fiziksel aktivitenin anksiyete ve depresyonu azalttığı, duygu durumu düzelttiği, kendine güveni arttırdığı, bitkinlik, bulantı, ağrı ve ishal gibi belirtileri azalttığı saptanmıştır (12, 13). Egzersiz esnasında yeterli sıvı alımı ve elektrolit dengesinin korunduğundan emin olmak gerekmektedir. 7. Alkol: Alkol oral ve özefajiyal mukoziti olan hastaları irrite edebilir ve bu durumu daha da arttırabilir. Baş ve boyun radyoterapisi alacak olan hastalarda, mukozit oluşturma ihtimali olan kemoterapötik rejimlerde, mukoziti olan hastalarda alkol alımı azaltılmalı veya tamamen kesilmelidir. Aynı zamanda metotreksat ve diğer hepatotoksik kemoterapötik ajanlarla birlikte alkol alınmamalıdır. Alkol baş, boyun ve karaciğer kanseri riskini doku hasarı yaparak arttırmaktadır. Tütün ürünleriyle birlikte kullanımında ise sinerjistik etki oluşturarak daha toksik davranmaktadır (2). Günlük bir ya da iki adet alkollü içki alımının, meme kanseri riskini attırdığı gösterilmiştir. Mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte alkolün kadınlardaki östrojen seviyesini etkilemesine bağlı olabileceği düşünülmektedir. Eğer bu hipotez doğru ise, özellikle hormon sensitif tümörü olan meme kanserli kadınlarda kanser prognozunu olumsuz yönde etkileyeceği düşünülebilir (2). Diyet Destek Ürünleri: Bitkisel ilaçların kullanımı gün geçtikçe artmakta ancak kullanılan ürünlerin etkinliği ve güvenilirliği hakkında yeterli bilgilendirilme yapılmamaktadır. Cassilet ve Marriot bu eğilimi kapsamlı olarak incelemiştir. Her iki yazar da etkinlik, güvenilirlik ve ilaç toksisitesi hakkında halkın bilgilendirilmesi gerektiği sonucuna varmıştır (14). Folik asit, kalsiyum ve selenyum gibi mineraller içeren yeşil çay, sarımsak, soya ürünleri, biberiye ekstreleri ile vitamin E ve vitamin C gibi antioksidanlar bitkisel ilaçlar arasında en çok kullanılanlardır. Kanser hastaları verilen tedavilere ek olarak bitkisel ilaçları kullanmadan önce mutlaka doktoruna danışmalı ve bilgilendirilmelidir. Hekimlerin hastalarına danışmanlık yapabilmeleri için alternatif tedaviler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları gerekmektedir (14). Kanser hastalarının iyileşme sürecinde kullanılan antioksidan kombinasyonlarının etkileri hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü’nün (AICR) önerisi; diyetle meyve ve sebze alımı düzenlenmesinin, fazla miktarda multivitamin ve mineral haplarının kullanımına tercih edilmesi yönündedir. Kanser tedavisi sırasında sebze ve meyve tüketimi yeterli olan hastalar günlük antioksidan içeren ilaçları daha düşük dozlarda kullanmalıdır (15). Birçok non-antioksidan, kemoterapi etkinliğine olan etkileri tartışmalı olduğu halde kanser hastaları tarafından geniş ölçüde kullanılmaktadır. Bunların arasında soya ürünleri, (n-3) yağ asitleri ve D vitamini vardır. Bir dizi çalışma diyetle alınan artmış kalsiyum ve D vitamininin kolon ve meme kanserinden korunmada etkili olduğunu düşündürmektedir (16, 17). Kanser araştırmalarının odaklandığı nokta dihidroksivitamin D3 analoglarının kanser hücreleri üzerindeki antiproliferatif ve prodiferansiyatif etkileridir. Sonuçlar yeni sentetik vitamin D3 analoglarının kanser hücrelerinin büyümesinde güçlü inhibitor olduğu yönündedir (18, 19). Vitamin D3 analoglarının retinoidler, antiöstrojenler ve konvansiyonel kemoterapötik ilaçlarla birlikte kullanımı, tedaviye verilen cevabı arttırabileceği gibi kemoterapötik ilaçların yan etkilerini de azaltabilir (20, 21). Yapılan bir çalışmada sarımsak ekstresinin (Aged Garlic Extract- AGE) kanserli hastalarda yaşam kalitesi ve doğal öldürücü (natural killer- NK) hücreler üzerine etkisini göstermek amaçlanmıştır. Randomize çift kör çalışmaya 50 kanserli hasta katılmıştır. Bu hastalardan 42 tanesi karaciğer kanseri, yedi tanesi pankreas kanseri ve biri kolon kanseri olup, tüm hastalar inoperabl olanlardan seçilmiştir. Gruplarda yaş, cinsiyet ve klinik evre açısından fark yoktur. AGE verilen gruptan dört hasta, kontrol grubundan ise beş hasta çalışma sırasında kaybedilmiştir. Üç ay sonra sonuçlandırılan çalışmaya göre iki grup arasında yaşam kalitesi ve NK sayısında bir farklılık olmazken, periferdeki NK hücrelerinin aktivitesinde farklılık gözlenmiştir. Çalışma sonunda kontrol grubunda NK hücre aktivitesinde % 25 azalma görülürken, AGE verilen grupta aktivite değişikliği olmamıştır. Periferal kanda CD8+ hücrelerde bir değişiklik olmamış, CD4+ hücrelerde kontrol grubunda anlamlı bir artma olmuştur. Bu çalışma sarımsak ekstresinin NK aktivitesini arttırdığı göstermektedir. NK aktivitesi azalan hastalarda kansere bağlı ölümler gözlendiği için sarımsak ekstresinin kansere bağlı ölümleri azalttığı söylenebilir (22). Sık kullanılan diğer bir bitkisel ürün olan yeşil çayın kanser riskini azalttığı birçok epidemiyolojik çalışmada gösterilmiştir. Bir in vitro çalışmada yeşil çayın meme kanserinde tümör yoğunluğunu azalttığı, tümör boyutunu küçülttüğü kanıtlanmıştır. Yeşil çay ekstresinin majör anjiogenetik faktör olan VEGF’yi azalttığı görülmüştür. Ayrıca bu çalışmada yeşil çayın bir VEGF aktivatörü olan protein kinaz C’yi de kanserli hücrelerde baskıladığı gösterilmiştir. Yeşil çayın antianjiogenetik etkisi nedeniyle meme kanserini önleyebileceği veya kanser tedavisine yardımcı olabileceği öngörülmektedir (23). Sonuç olarak, kanserli hastada beslenme hakkında doğru danışmanlık hizmeti verebilmek için, tüm birinci basamak hekimlerinin yeterli bilgiye sahip olması ve bu bilgileri hastalarına aktarabilmesi gerekmektedir. Böylelikle, giderek artan bitkisel ilaç kullanımının önüne geçilebileceği gibi; hastalar kullanılan ürünlerin etkinlik, güvenilirlik ve toksisiteleri hakkında bilgilendirilebilir. Bunun için kanserli hastaların beslenme protokolü ve besinlerin etki mekanizmalarını inceleyen daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Yapılacak çalışmalar hem kanser tedavi modellerinin gelişmesinde hem de hasta yaşam kalitesinin arttırılmasında önemli rol oynayacaktır. Kaynaklar 1.Med Hypotheses 1998; 51: 405- 409. 2.Brown J, Byers T, Thompson K, Eldridge B, Doyle C, Alexis M. Williams Nutrition During and After Cancer Treatment: A guide for informed choices by cancer survivors CA Cancer J Clin 2001; 51;153- 181. 3.Chan R, Lok K, Woo J. Prostate cancer and vegetable consumption. Mol Nutr Food Res. 2009 Feb; 53 (2):201-16. 4.Dr. Rüksan Çehreli. Kanserli hastalarda beslenme, DEÜ Onkoloji Enstitüsü XIII. TPOG Ulusal Pediatrik Kanser Kongresi, hemşire programı. Sayfa 179- 181. http://www.tpog.org.tr/pdf/hem_7.pdf (28.07.2009’da ulaşılmıştır.) 5.Potter JD. Nutrition and colorectal cancer. Cancer Causes Control 1996; 7: 127- 146. 6.Kolonel LN, Nomura AM, Cooney RV. Dietary fat and prostate cancer: Current status. J Natl Cancer Inst 1999; 91: 414- 428. 7.Demark-Wahnefried W, Rock CL, Patrick K, Byers T, Lifestyle interventions to reduce cancer risk and improve outcomes. Am Fam Physician 2008; 77 (11):1573- 80. 8.The President’s Council on Physical Fitness and Sports. Physical activity and health: A Report of the Surgeon General. Atlanta, GA, US Department of Health and Human Services, Centers for Disease Control, National Center for Chronic Disease Prevention and Health Promotion, 1996. 9.Pate RR, Pratt M, Blair SN. Physical activity and public health: A recommendation from the Centers for Disease Control and Prevention and the American College of Sports Medicine. JAMA 1995; 273:402- 407. 10.Sternfeld B. Cancer and the protective effect of physical activity: The epidemiological evidence. Med Sci Sports Exerc 1992; 24: 1195- 1209. 11.Courneya KS, Friedenreich CM. Physical exercise and quality of life following cancer diagnosis: A literature review. Ann Behav Med 1999; 21: 171- 179. 12.Courneya KS, Friedenreich CM. Relationship between exercise pattern across the cancer experience and current quality of life in colorectal cancer survivors. J Altern Complement Med 1997; 3: 215- 226. 13.Winningham ML, MacVicar MG, Bondoc M. Effect of aerobic exercise on body weight and composition in patients with breast cancer on adjuvant chemotherapy. Oncol Nurs Forum 1989; 16: 683- 689. 14.Go, VL Wong DA, Resnick MS, Heber D. Evaluation of botanicals and dietary supplements therapy in cancer patients. J Nutr 2001; 131(1):179S-180S. 15.Norman HA, Butrum RR, Feldman E, Heber D, Nixon D, Picciano MF, Rivlin R, Simopoulos A, Wargovich MJ, Weisburger EK, Zeisel SH. The role of dietary supplements during cancer therapy. J Nutr 2003; 133: 3794S–3799S. 16.Jain M, Miller AB,To T. Premorbid diet and the prognosis of women with breast cancer. J Natl Cancer Inst 1994; 86: 1390- 1397. 17.Saxe GA, Rock CL,Wicha MS, Schottenfeld D. Diet and risk for breast cancer recurrence and survival. Breast Cancer Res Treat 1999; 53: 241- 253. 18.Rohan TE, Hiller JE, McMichael AJ. Dietary factors and survival from breast cancer. Nutr Cancer 1993; 20: 167- 77. 19.Harlan LC, Coates RJ, Block G. Estrogen receptor status and dietary intakes in breast cancer patients. Epidemiology 1993; 4: 25- 31. 20.Holm LE, Callmer E, Hjalmar ML. Dietary habits and prognostic factors in breast cancer. J Natl Cancer Inst 1989; 81: 1218- 1223. 21.Kyogoku S, Hirohata T, Nomura Y. Diet and prognosis of breast cancer. Nutr Cancer 1992;17: 271- 277. 22.Ishikawa H, Saeki T, Otani T, Suzuki T, Shimozuma K, Nishino H, Fukuda S, Morimoto K. Aged garlic extract prevents a decline of NK cell number and activity in patients with advanced cancer. J Nutr 136: 816S–820S, 2006. 23.Sartippour MR, Shao ZM, Heber D, Beatty P, Zhang L, Liu C, Ellis L, Liu W, Go VL, Brooks MN. Green tea inhibits vascular endothelial growth factor (VEGF) induction in human breast cancer cells. J Nutr 132: 2307–2311, 2002. |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 5 | Genel / Enteresan Şeyler / http://www.plosone.org/article/info:doi%2F10.1371% on: 20.07.2009 at 23:21:29 |
| Konuyu açan esirci | Gönderen esirci | |
| http://www.plosone.org/article/info:doi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0002963 |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 6 | Kütüphane / Dokümantasyon / Re: tesla hakkındaki tüm türkçe bilgiler on: 17.02.2009 at 17:12:38 |
| Konuyu açan esirci | Gönderen esirci | |
| türkçe.... | |
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 7 | Kütüphane / Dokümantasyon / Re: sir E.T. Whittaker ın kitabı on: 16.11.2008 at 22:57:17 |
| Konuyu açan esirci | Gönderen Şenol EKER | |
| Ben de deneyeyim attach etmeyi... |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 8 | Kütüphane / Dokümantasyon / sir E.T. Whittaker ın kitabı on: 11.11.2008 at 17:05:18 |
| Konuyu açan esirci | Gönderen esirci | |
| history of the theories of aether and electricity... http://www.archive.org/download/historyoftheorie00whitrich/historyoftheorie00whi trich.pdf ben indirdim ama upload edemedim 2 kere denedim .. |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 9 | Kütüphane / Dokümantasyon / Tesla nın okuduğu bir kitap.... on: 11.11.2008 at 16:11:23 |
| Konuyu açan esirci | Gönderen esirci | |
| . | |
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |
| 10 | Kütüphane / Dokümantasyon / Re: Esir; Yeniden Keşfedilen Beşinci Element on: 06.11.2008 at 13:59:10 |
| Konuyu açan cakiroglu | Gönderen Şenol EKER | |
| Yazı muhtemelen çok güzel de; yazarın kendi uydurduğu kelimeleri anlamak için bir de sözlük lazım. Özdeksel, Özdeğin, uslamlama, uzağı... Sanırım çeviremediği kelimelerin Türkçe karşılığını kendisi uydurmuş hazret. |
|
| Cevapla | Alıntıla | Cevap gelince haber ver | |